23,5 Hrant Dink Hafıza Mekanı: Utancımız maya tutar mı?

Duygu Ergün

Ahparig
Boylu boyunca
Yatırıldığın yer
Ömründe tek dinlenceydi
Dünyaya baktın ilk kez
Duru kaygısız
Soluğun bile ağırdı
Bıraktın gitsin

Ahparig – Gülten Akın

Hrant Dink, 19 Ocak 2007 günü öldürüldü. “Bir güvercinin ruh tedirginliğiyle yaşadığı” günlerin birinde ya da eşi Rakel Dink’in söylediği gibi, “bir bebekten katil yaratan” karanlıkta, hem de güpegündüz. Yürümekten aşındığı yırtık ayakkabılarıyla, her gün yürüdüğü Agos’un hemen önündeki kaldırımda boylu boyunca yatıyor. Aradan on altı sene geçti. Hrant hâlâ o kaldırımda yatıyor, naaşının kaldırıldığı yerde, şimdi, “Hrant Dink burada öldürüldü” yazılı bir “kara taş”ın üzerinde…

Cenazesine on binlerce insan katıldı. Her yıl aynı gün ellerinde “Hepimiz Hrant’ız”, “Hepimiz Ermeni’yiz” yazılı pankartlarla binlerce insan onun öldürüldüğü yerde bir araya geliyor. Şu iki ifadeye dahi, özdeşlik duygusuna tahammül edemeyenlerce tepki gösterildi. Ermeni olmak “lafın gelişi” de olsa katlanılabilir, ulu orta söylenebilir ve hatta bir direnişin, adalet arayışının sembolü olabilir bir duruma asla dönüştürülmemeli! Peki ama neden? İster geçtiğimiz yüzyıldan başlatın ister 19 Ocak’tan, Hrant Dink yaşamı ve ölümüyle Türkiye tarihinin milat isimlerinden biri. “Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık” diyen Hrant, ardından çözülmesi hiç de kolay olmayan onlarca soru ve sorun bıraktı.

23,5 HRANT DİNK HAFIZA MEKANI

Paul Connerton, ‘Toplumlar Nasıl Anımsar?'(1) adlı kitabında şöyle diyor: “Toplumsal bellek diye bir şey varsa, onu, anma törenlerinde bulabiliriz.” Törenlerin, geçmişi, geçmişin olaylarının temsil edici bir resmini çizerek kafamızda tutmaya yaradığını söyleyen Connerton, bunun topluluk belleğinin biçimlenmesinde baş önem taşıyan ilke olduğunu savunuyor. Buradan yola çıkarak on altı yıldır, her 19 Ocak’ta Sebat Apartmanı önünde toplanan binlerce insanın ve Hrant’ın hayallerini, mücadelesini, dilini ve yüreğini yaşatmak amacıyla kurulan Hrant Dink Vakfı’nın toplumsal belleğimizi güçlendirdiğini; unutursak kuruyacak kalbimize damla damla su taşıdığını söylememiz mümkün. Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin desteklenmesi için çeşitli çalışmalar yürüten Hrant Dink Vakfı, 2019 yılında kurduğu 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekanı’yla Hrant’ı anma ve ortak bir belleğe dönüştürme biçiminde bir ilke imza atıyor. Adını, Hrant’ın “Ne anlaması kolay ne de anlatması” dediği “23,5 Nisan” başlıklı köşe yazısından alan mekan, Hrant Dink’in hayatına, onun mücadelesine, Agos gazetesinin hikayesine, cinayete giden sürece ve cinayet sonrasında yaşananlara ışık tutarken aynı zamanda azınlık hakları, insan hakları ve demokratikleşme bağlamında yakın Türkiye tarihine de bir bakış fırsatı sunuyor.

Sebat Apartmanı’nın taşıdığı bellek, sembolik anlam ve hakikat göz önünde bulundurularak gezilen mekan, binanın önündeki o “kara taş”la göz göze geldiğimiz anda belleğimize ilk neşteri vuruyor. Bir zamanlar, Hrant’ın da içeri girmek için ittiği kapı koluna değince ellerimiz, işte şimdi “birlik akıyor kanımız”. Hrant, altı yırtık ayakkabıyla kaç kez çıktı bu merdivenlerden bilmiyoruz ama biz sağlam ayakkabılarımızla bastığımız taştan utanç duyacak kadar ağır bir ruh haliyle boğuşuyoruz. Girişte bizi karşılayan güler yüzlü insanların tatlı sohbetleriyle bir nebze olsun yatışıyoruz, bir ziyaretçiden çok kilitlenmiş tarihi açacak halkların birer neferiymişçesine bir aidiyet duygusu kuruyoruz. Sonrasında rehber eşliğinde başlıyor tur, her adımda Hrant da eşlik ediyor bize. “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla hakkında açılan dava sırasında yolda yürürken onu tanıyan insanların hakkında ne düşündüğünü, onu bir düşman olarak mı gördüklerini, eğer öyleyse bu ülkeden gitmek zorunda olduğunu ama gitmek istemediğini söyleyen Hrant’ın sözleri kulağımızda çınlarken “Buradayız Ahparing, hiçbir yere gitme” diye bağırmak istiyoruz. Pierre Nora’nın “Hafıza mekânları anımsadığımız şeyler değil, hafızanın mayalandığı yerlerdir” cümlesini ete kemiğe büründürerek tarihin bizlere hafıza ve kimlik hakkında ne öğretebileceğini gösteren mekan, utancımızı da mayalıyor.

‘GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEK KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK DEMEKTİR’

Carlo Ginzburg, “Uzun süre önce bir gün şunu anladım ki insanın ait olduğu ülke, hep dendiği gibi sevdiği ülke değil, adına utandığı ülkedir. Utanç sevgiden daha güçlü bir bağ olabilir” diyor. Kötülüğün sıradanlaştığı, hak aramanın zül sayıldığı, adaletsizliğin kol gezdiği, güzelliği ancak filtrelerle aradığımız bir düzende utancımız yüzleşmekten yana maya tutabilir mi? Tutmalı. Hrant’ın da dediği gibi “Yüzleşmek çok önemli, geçmişle yüzleşmek gerekiyor. Eğer geçmiş bizsek, geçmişle yüzleşmek, kendi kendimizle yüzleşmek demektir.”

Hrant şimdi, faili meçhul cinayetlerden azınlık haklarına, ifade özgürlüğünden tutuklu gazetecilere dek adalet arayışının ak yüzü. Onunla aramızda sevgiden daha güçlü bir bağ varsa o da Ginzburg’un da dediği gibi utanmak. Ben, 23,5 Hrank Dink Hafıza Mekanı’nı gezerken en çok utandım. “Umuyorum siz de kötü hissedersiniz kendinizi, mahcup olursunuz. İnsanın yüzünün kızarabilmesi, insanın utanabilmesi, bir insan için çok iyi ve gerekli bir nitelik. Zulmü seyreden, olmamak gerekir.”(2)


1. Paul Connerton, Toplumlar Nasıl Anımsar?, Ayrıntı Yayınları, Çeviren: Alâeddin Şenel.
2. https://www.gazeteduvar.com.tr/seyircisiz-zulum-olmaz-makale-1510610

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir